Beşeri Yazılar’da bulunacak muhtemel dosya konularını ve 2008 sonbaharında çıkması öngörülen sıfırıncı sayının temasının tartışmak üzere 28 Mayıs 2008 Çarşamba günü saat 17:30′da Odtü Beşeri binası B08′de toplanıyoruz. İlgilenen herkese duyurulur..
Mayıs 23, 2008
Forum01 -21 Mayıs 2008
21 Mayıs 2008- Forum’dan Notlar:
1- Hangi disiplinlerin dahil olacağı ve bu dergiyi neden istiyoruz tartışması:
derginin neden sosyoloji yüksek lisans öğrencilerini içerdiği sorusu ile bu dergiyi neden çıkarma ihtiyacı duyuyoruz sorusu bir anlamda kesişti ve buna şöyle cevaplar verildi:
• herşeyden önce bir kolektif olarak varolacağımız bir ortam oluşturma ihtiyacı ve derginin bu ihtiyacı gidermek için bir aygıt olması.
• derginin bir tartışma zemini yaratması ya da yazılanların tartışabileceği başka zeminlere bir başlangıç oluşturması. Burada niceliksel olarak fazla olduğumuz ancak sosyolojinin (ya da sosyal bilimin) ne’liğine dair (yöntem, içerik vs.) tartışmanın fakirliği..bu anlamda dergi neyi neden yaptığını bilmenin bir aracı olacak ve uzmanlaşmanın ve “iş” olarak “sosyal bilim” yapan insanların bir eleştirisini yapacak. Başka zeminler yaratmasından kasıt ise “nasıl bir sosyal bilimi” tartışmak için dergini içinden atölye çalışmalarının, okuma gruplarının, sunum gruplarının vs doğması. Basılı dergiyi fetişleştirmeden onun kendi kanallarını oluşturmasına açık olmak başka bir deyişle.
• Sosyolojik bir dergi ancak sadece sosyologların yazmadığı bir dergi denildi.
• İhtiyaç meselesinde yapıp ettiğinden memnun omayan sosyoloji öğrencisini yansıması ya da isyanı olarak dergi denildi ve ODTÜ- sosyolojinin kendiyle böyle bir hesaplaşmaya cesareti olup olmadığı sorusu soruldu. Yani “aslında ne üretiyoruz” bunu tartışmaya cesaretimiz var mı? Basılı olmasının, elimize alabilmemizin de bu anlamda önemli olduğu söylendi. Çünkü odtü sosyoloji olarak bir aidiyete ihtiyacımız var ve böylesi bir aidiyet veya gelenek olmadan birçok şeyi yapamayacağımız fikri sanırım herkesçe paylaşıldı. Bu aidiyetin ve geleneğin dışlama ve muhafazakarlaşma anlamına gelmediği ancak bunun başlangıçta gerekli olduğu söylendi.
2-Neden elektronik versiyon yerine basılı bir dergiyi tercih ediyoruz?
Buna cevap olarak yeni araçların kullanımı sorgulamak (internet vs), herkes için ulaşılabilir olması ve interneti başka yöntemlerin kullanımının (video, görüşme metinleri vs) tartışma zemini olarak kullanmak dendi.
3-Mehmet Hoca’dan öneriler/eleştiriler:
Hiç dokunmadan, olduğu gibi yazıyorum yakalayabildiklerimi:
• yazı kendini tartıştırır, yazı kendini okutuyorsa okuyanlar zaten tartışır.
• iki seçenek var: ya kopuk kopuk eklektik olacak ya da klikler, kümelenmeler olacak. İlki farklı teoriler ve disiplinlerden beslenen kişilerin bir araya gelmesi ikincisi ise büyük bir grubun içinde gruplaşmalar olması. Asıl mesele herkesin bildiklerini sorunsallaştırıp, yazıya döküp, entellektüel bir ajitasyon yapıp, ortaya bunu tartıştıracak bir metin çıkarmak. Bununla rutin (ödev vs.) arasındaki fark tartışma metni yaratma potansiyelidir.
• Derginin çıkmasının gerekçesi önsözde yazılmalı. Ortak bazı yaklaşımları oluşturmak gerekir. Başlangıçta yazılardan bağımsız tartışma zeminini yaratmış olması gerekirç bir iki nokta dışında herşey zaman içinde gelişir.
• senede iki adet (kalın) cilt çıkarılabilir.
• working papers yapılabilir önce deneme olarak.
• yazının “kalitesi”ni nasıl değerlendireceğiz..bilimsel kriterlerin kalitesi çok önemli değil. Etik dışında herşey polemik konusu olabilir. Modernite, post-modernite tartışması.
• Scholarship ya da entellektüel demek daha doğru bilimci yerine yoksa kriterlerin uyması mümkün değil.
• Baskı için bağımsız fon bulunmalı. En azından direk hakime cevap verirsinizJ
• Yazmazsanız çıkmaz! (özet bir cümle olmuş sankiJ ) Temel kriter: Yazmak ve buna tepki almak.
4-Önümüzdeki sürece dair:
• Atölyeler:
11 Haziran Çarşamba, 17:30 Kebikeç ile atölye
• sonraki toplantı:
28 Mayıs Çarşamba, 17:30 “dosya konularının/ birinci sayının temasının tartışılması
5-Teknik meseleler:
• Finansal sorunlar: 500 dergi: 1500-2000 YTL arası
• Maliyet çıkarmadan önce ön çalışmalar yapılmalı. Baskıya gitmeden önce bir senelik malzemenin hazır olması gerekiyor ki ona göre konuşulsun dendi.
• Sosyoloji topluluğu üzerinden para alınabilir mi sorulacak.
• METU pressi kullanmak için bölüm dergisi mi olması gerekiyor sorulacak.
Atölye01; Kebikeç Dergisi deneyimi
Dergicilik deneyimlerini paylaşmak üzere tasarlanan Beşeri Yazılar yayım atölyelerinin ilki son sayısında 10. yılını dolduran insan bilimleri için kaynak araştırmaları dergisi Kebikeç yayın kurulundan Bülent Varlık, Kudret Emiroğlu ve Süha Ünsal’ın katılımıyla 11 Haziran 2008 Çarşamba günü, saat 17:30′da, Beşeri Bilimler binası Z-08′de gerçekleşti.
Kebikeç atölyesinden notlar——11 Haziran 2008
Beşeri Binası’nda 11 Haziran saat 17.30’da başlayan toplantımıza Kebikeç dergisinden Süha Ünsal (S.Ü.), Kudret Emiroğlu (K.E.) ve Bülent Varlık (B.V.) katıldı. Toplantı önce Özhan’ın onlara bizim neden ve nasıl bir dergi çıkartmak istediğimizden bahsetti. Sorulan ilk soru başlarken hangi sorunlarla karşılaştınız oldu.
Bu soruya S.Ü.’ın cevabı “başlarken karşımıza çıkan sorunlar aynen devam ediyor. Ama olsun iyi bir şey oluyor” oldu. Dergi çıkartmak işinin eninde sonunda iki kişinin üzerine yıkılacağına anlattı.
Daha sonra B.V. sözü aldı. O Kebikeç’te işlerin üzerine yıkıldığı iki kişiden biri. Yayıncılık faaliyeti 1970’de ODTÜ’de Tüm İktisatçılar Birliği’nde başladı. ODTÜ’de o zamanlar 3 tane öğrenci derneği varmış. Onlar daha sonra birleşip birlikte kitaplar yayımlamaya başladım. O da bu yayınların bir kısmının editörlüğünü yapmış. Çok kısa zamanda 4 kitap çıkartmışlar. Onlardan önce ODTÜ’de yayınlanan ilk kitap Bahattin Hoca’nın köy üzerine olan bir kitabı imiş.
Yayınlayacak metin bulmakta zorlanmıyorlarmış. Dernek oldukları için, aidatlarla maliyeti karşılıyorlarmış. Biz de kalabalık olduğumuza göre kendi aramızda para toplayıp yapabilirmişiz. “Yapılmayacak iş değil, yapılır”.
Yayın kurulu 3 kişiden fazla olmamalıymış, yoksa karar vermek güçleşiyormuş.
Buradan sonra sözü K.E. aldı.
Kebikeç’in devamlılığını sağlayan 3 özellikten bahsetti:
- Mali dar boğazla karşılaşmamışlar. A. Yüksel sayesinde. Onun işleri iyi gittiyse dergi de iyi gitti. Sayfa sayısının azaltılması gündeme geldi ama o da hiç olmamış. Yazı seçimi hiç bir zaman maliyetle belirlenmemiş.
- Hep dergi çıkartmayı istemişler, 80 öncesi dergisi olmak siyaseti olmak demekmiş. Bu yüzden dergi çıkartmaya paldır küldür atlamışlar, hiç sonunu düşünmeden.
- Dergiyi çıkartan grup olarak, asgari standartlarda buluşmuşlar. Bütün kaygılara rağmen, bütün farklılıklara rağmen birliktelikleri devam etmiş.
Kavga ve tartışmaların nasıl aşılacağına dair kurallar baştan konulmalı. Demokratlıkla diktatörlük arasında iyi bir denge tutturmak gerek. Artık insan olarak da biliyoruz birnirimizi.
İlk elemeyi ben yapıyorum. Karar veremezsem onunla ilgileneceğini düşündüğüm birine yolluyorum. Ama bu da çok az oluyor. Genelde ilk kararı ben veriyorum.
Sadece bir kere bile bile kötü yazı yayınlamışlar. Profesörden yazı istemeyin ya eski yazı gönderir ya da çalakalem yazdığını yollar.
B.V. tekrar söze giriyor ve bizi kimseden yazı istemememiz, yazı ısmarlamamız konusunda uyarıyor. Ismarladığımız yazıyı iyi de kötü de olsa yayımlamak zorunda kalırmışız.
Dosya çıkartmak da çok zor.
“Kim matbaaya gidiyorsa, onun nazı geçer”
Yayın kurulu tek sayı olmalı, 5 ya da 7 ideal. Ama yine de bu işi 2 kişi götürür. “Öyle hak adalet aramakla, yazı çıkmaz. Biri yazar, bir yayımlar.”
Yazı kurulunda 1 kişinin muhakkak redaksiyonla uğraşması gerekir. Böylece dipnotlar, kaynaklar, başlıklar, resim altları standart olur. Ama son okumada daima başka bir gözün okuma yapmasında fayda var.
Ancak Kebikeç de gittikçe mali bir düşüş yaşıyor. Böyle olunca işler aksıyor.
Buradan sonra S.Ü. sözü alıyor.
ODTÜ yayın yapmayı bilen bir okul, bu bizim için avantaj olabilir.
En iyi dosya konuları rakı masasında çıkanlar oluyor. Belki bu dergi de insanların kendi istediği şeyleri yapmasına fırsat verir. Bunlara ön ayak olabilir. Akademiyle arasına mesafe koyabilir. Çok dokunulmayan alanlara dokunabilir. Çok daha farklı şeyler yapılabilir.
Hatasız zaten hiç bir şey basılmaz.
Akademik titre’ları yayımlamıyoruz.
B.V. “Böyle bir dergiyi, ilk bir kaç sayısı internette yayımlayabilirsiniz”
K.E. “Kâğıt fiilen var olmak, internet hukuken”
Değişen bir kadro olmasının polisle, hukuki sorumluluklarla ilgili zorlukları olabilir. Orada kimin ismi olacak? Kim sorumlu olacak? Belki hocalardan birisi isminin koyulmasına izin verebilir.
“Biraz da kervanı yolda düzmek gerek”
Bu dergi okunmayacak, satılmayacak diye yola çıkmışlar.
Profesyonel bir dağıtım yapmıyorlar. Ahmet Yüksel sahaf olduğu için onun bağlantılarını kullanıyorlar. 600-1000 arası basılıyor. Bazı kütüphaneler üye. Aktüel bir dergi olmadığı için eski sayılar da satılıyor. 6 aylık çıkacaksa profesyonel dağıtıcılar satılmasında fayda sağlamıyor.
Tanıtım sayısı çıkartmamışlar.
İlk sayıyı yüksek fiyatla satabilirmişiz. Reklam alabiliriz, ama reklam vereni seçmek şartıyla.
“Her sayıda yayın kurulu değişirse, ikinci sayı çıkmaz”
Editörler değişebilir. Ama yayın kurulu değişirse zor, çünkü o insanlar 3-4 sayıda uzmanlaşıyorlar. Dosya olacaksa, editör ona göre belirlenebilir. Ama asıl angarya işi 2-3 kişi yapar.
Kollektivite nerede?
Editörlükte, dizgi yanlışlarını düzeltmede kollektivite olmaz. 30 yazı gelir, dağıtılır, ikinci kez okunmaz. Ama burada iş paylaşımı olabilir. Yayın kurulu oluşturulmak zorundadır. Atina demokrasisiyle bu iş olmaz.
Kollektivite, toplantılarda ortaya çıkar. Bu toplantılarda bir önceki, şimdiki ve bir sonraki sayılar tartışılır. Bu tartışmalar herkese açıktır. Dergiden fayda çıktıktan sonra sağlanır, kollektivite de öyledir.
“Okuyucu diye bir şey yoktur”
Kollektif süreç ilk sayıdan sonra, ikinci sayının ne olduğuna dair kavgalarda ortaya çıkacak. En zoru ikinci sayıyı çıkartmak. Dergi aktivitesi dergi çıkartmaktan önce olur. Asıl iş 1 ve 2. sayıları çıkartmaktır. İlk 2 sayıda ne yapıp yapamayacağınız çıkar ortaya.
“Danışman kuruluna danışmıyoruz”
Dosyalı bir sayıda daha fazla çalışmak gerekir. Kollektivizm dosya konusu seçmede ortaya çıkar.
*birisi bir format hazırlasın.
Şimdi dosya konusu belirlerseniz, yazın çalışabilirsiniz. 3. sayının bile konusunun belirlenmesi gerek. Bu konular derginin kimliğini belirleyecek. Kimlerden yazı isteyeceğiz, hacmi ne kadar olacak, bunlara karar vermek gerekecek.
işin angarya kısmı çok fazla. En kısa zamanda örgütlenmek gerek.
Yayın ilkeleri belirlemeniz gerek.
Toplantı03 -20 Mayıs 2008
Neden böyle bir dergi?
Odtü Sosyoloji lisansüstü öğrecileri olarak çokuz ama birbirimizin çalışmalarından haberdar değiliz.
. Yaptığımız çalışmaları paylaşmak ve birbirimizi tanımak üzere ortam oluşturmak;
. sahip olduğumuz ortam ve bilgileri/tartışmaları diğer üniversitelerle paylaşmak, tartışmak;
. özellikle sosyoloji ile İngilizce iştigal etme avantajını kullanarak sosyolojinin Türkçe okur yazarlığına katkıda bulunmak;
. Türkiyede ve dünyadaki sosyal bilimler yazınına iktisat, kamu idaresi ve istatistik gibi disiplinlerin eleştirisini de içererek sosyoloji bakış açısıyla ama hem ‘bilimsel’ hem eleştirel katkı sunmak;
. alandaki yayın ihtiyacına yanıt vermek;
. kendi çalışmalarımıza (ödev/sunuş) ‘kullanım değeri’ katmak;
. ve tüm bunlara dair tartışmaları içeren bir tartışma ve kolektif üretim alanı olarak dergi/üniversiteyi bilginin toplumsallaşması için ‘yeniden’ tartışmak;
Organizasyon (danışma/yayın kurulları)
. Odtü Sosyoloji lisansüstü öğrencilerinden 20-25 kişilik bir yayın kurulu oluşturulması (her sayıda inisiyatifi alacak 4-5 ayrı kişi);
. bölüm hocalarımızdan bir danışma kurulu oluşturabilir miyiz?
. şimdilik yılda dört sayı => aylığa dönüşebilir mi?
. her sayı bir tema etrafında mı olsun?
. kitap özetleri, röportajlar, haberler, kongreler, yeni yayınlar(?), tez özetleri (?) gibi belirli kısımlar olabilir
Atölyeler
Bir dergi nasıl çıkartılır? Muhtemel sorunlar? Nasıl çözülür? ve benzer sorularımıza dair daha önce akademik yayın çıkartmış olan ortamlarla deneyim paylaşım atölyeleri gerçekleştirmek. (Toplumbilim, Praksis, Kebikeç vb.)
Teknik meseleler (basım, dağıtım)
. web sayfası; herkesin etkin katılacağı, yayını görsel-işitsel olarak destekleyecek, canlı tartışmaların yürüyeceği bir forum kısmı olması
. dağıtım; örneğin, dergi örneklerinin sosyal bilimler kısmı bulunan üniversitelerin kütüphanelerine gönderilmesi
. basım; Metu Press’ten yararlanmak ya da en azından okulun matbaa imkanlarını kullanmak mümkün mü? Değilse dışarıdan matbaa, yayınevi ve dağıtım imkanlarını kullanmak?
Mayıs 22, 2008
Atölye00; Tanıl Bora
Tanıl Bora, “Dergicilik Deneyimi: Sosyal Bilimler Pratiğinde Bir Anlam Arayışı”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, 1998, s. 247-54.
“Amaç”, “erek” sorunsalı açısından, dergi çıkarma pratiğinin, sosyal bilim pratiğine benzeyen bir yanı var.Bir taraftan önemsenen, kafa kurcalayan bir konuyu tartışmaya açmak gibi bir tasa ile, diğer taraftan yayının periyodunu tutturmak, sayıyı doldurmak, muteber imzalara yer vermek gibi “kariyer” kaygıları arasında bir gerilim var dergicilikte; işte bunun sosyal bilimler pratiğinde de yerleşik bir gerilim ve çelişki olduğunu düşünüyorum. Dert ve davalar ile iş ve işin rutini arasındaki çelişkinin, deyime izin varsa “yabancılaşma” riskinin benzerliği… Bu benzerlik, dergicilik pratiğinin, sosyal bilimler pratiğine “yüksek amaçlar” adına yukardan bakacak, onu yargılayacak bir mevki işgal etmediğini gösteriyor. Bu kabul hatırda kalmak kaydıyla, sosyal bilimler alanına hitap eden bir dergi yayın faaliyetinin, sosyal bilimler pratiğine ne de olsa dışardan bakmak gibi bir eleştirel perspektif imkânı sunduğunu da düşünüyorum. Dergiciliğin, belirli bir hıza ve ölçeğe mecbur olmak gibi iş rutininden kaynaklanan bazı özellikleri sosyal bilim pratiği adına bir deformasyon iğvası teşkil ettiği gibi; sosyal bilimlerin “çıktılarını” akademik ortamın gerek kendi iç sınırları gerekse alanın dış sınırlarının ötesine taşımak, daha yaygın ve çoğul bir okur potansiyeline eriştirmek gibi “sağaltıcı” bir yanı da var. Özellikle bir sol/sosyalist düşünce geleneği olarak Birikim‘in sosyal bilimlerle toplumsal-siyasal düşünce arasındaki alışverişi desteklemeye dönük bir projesi olması sıfatıyla Toplum ve Bilim adına, –bu işlevi ne derece yerine getirdiğini bir yana bırakarak, “görev tanımı” itibarıyla– böyle bir imkândan söz edebilirim.
Bu çerçevede, Türkiye’de sosyal bilimler pratiği hakkında dergicilik zaviyesinden yaptığım gözlemleri tartışmaya açmak istiyorum. Esas olarak zaafları, bilhassa rutin, kariyer vb.’ni öne çıkartan “yabancılaşma” alâmetlerinin, amaçlar ve “tasalar” aleyhine sergilediği zaaflara dikkat çekeceğim.
Sorusuzluk/Sorumsuzluk
Üretim kısırlığından hep yakınılır. Gerçekten de Türkiye’de sosyal bilimler alanında az yazılıyor ve buna bağlı olarak az yayın yapılıyor, düzenli çıkan pek az dergi var. Nicel düzeydeki kısırlıktan dert yanarken, bilimsel pratiği –katsayılarla derecelendirilmiş– yayın ve alıntılanma miktarlarına göre ölçen akademik performans analizine râm olmamalı tabii. Ben nicel düzeydeki kısırlıktan çok içeriksel kısırlık üstünde durmak niyetindeyim.
Sosyal bilimsel metinlerde ender görülen bir vak’a olmayan içeriksel kısırlığın, çoğu kez sorusuz yazmakla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Niçin yazıldığı belirsiz, herhangi bir kaygı yansıtmayan bir yazı türü, neredeyse “akademik yazı”nın numunesi olarak, hâkimiyetini artırıyor. İllâ ölümcül bir siyasî veya insanî meseleyle ilgili kaygıdan bahsetmiyorum – sözünü ettiğim yazı türü herhangi bir merak dürtüsü içermiyor. Bir şey söyleme saikinin yerini “bu malzemeden bir makale (bir makale daha!) çıkarırım” saiki almış görünüyor. Yazının/sözün sadece “yayın yapma” performansına bir katkı olarak anlamlandığı, yazmanın/söylemenin –contingent/olumsal demek istemiyorum– occasional, yani fırsata ve vesileye bağlı olduğu bir meslekî moralin galebe çalmakta olduğunun göstergesidir bu.
Sorusuzluğun refakatçisi ve belli başlı teknik göstergesi dümdüz bir aktarımcılık, nakilciliktir. Uç vakalarda intihal sınırlarına varır, sıradan örneğiyse “falana göre… filana göre…” diye suyunun suyu özetler sıralayan metinlerdir – çoğu defa da literatürün ikincil kaynaklarından türev alan metinler… İngilizcede review-makalesi denen, bir alandaki tartışmayı, savları ve karşı-savları derli toplu özetleme işini gerçekten ihâtayla ve gerçekten mevzuyu anlamış birisinin vukufuyla yapan metinler başımız gözümüz üstüne – ne var ki böyleleri nadirattandır. Özgün (başka bir değer adına değil, tamamen yazar adına “otantik”) ve “kompozisyonel” bir soru/sorun koyuşun yön vermediği, referans metinlerin kolajından müteşekkil bu yazı tipolojisinin alâmet-i farikası, bir tür avcı/toplayıcı etkinliğiyle devşirilmiş alıntılar, hiç şart olmayan atıflar, beyhûde dipnotlardır.(1) Dil ile maddî gerçeklik arasında varsayılagelmiş belirlenme ilişkisini sorgulayan yapısalcı eleştiri silsilesinin ve metinlerarasılık tartışmasının üstadları, eminim bunu kastetmediler. Bizatihî gerçekliğin metinlerden müteşekkil olduğu savını bu kadar “maddî” ve dolaysız bir çerçeveye oturtmak ve düşünsel faaliyeti metinlerarası kesme-yapıştırma işlemlerine indirgemek hiç mânâlı değil.
Tasvir ettiğim yazı/düşünce teknolojisinin çok önemli bir sonucu, sosyal bilimler dilinin icabı sayılan nesnelliğin ve soğukluğun çok ötesinde, had safhada gayri edebî hatta anti-edebî bir dilin doğmasıdır. Bunun bir veçhesi, Fransızca, Almanca, ama kâhir ekseriyetle İngilizce lügatçeli, asıl önemlisi İngilizce sentakslı bir dilin yayıldıkça yayılmasıdır. Buradaki problemi milliyetçi bir kıskançlıkla “özdilimiz”in kuvvetten düşmesi problemi olarak tanımlama yanlısı değilim. Ne var ki sadece özel eğitilmiş bir azınlığın değil meraklı ve “çalışkan” okur-yazarla-rın da sosyal bilimler alanına duhul edebilmesi önemlidir. Bunun için kapıların kapanmamasına dikkat etmek lâzım. Kuşkusuz tartışmaların derinliği ve arkaplanındaki birikimin yoğunluğu, sosyal bilimsel jargon(lar) da kimi metinlere amatörlerin nüfuzunu zaten hayli zorlaştırıyor.(2) Başka dillerin sentaks ve lügâtiyle, toplumsal pratiğin başka alanlarındakinden de farklı bir şekilde ve yoğunlukla eğilip bükülen bir dil, asgarî ortak dil olma kabiliyetinden uzaklaşıp bu zorluğu tahammül edilmez ve aşılmaz ölçülere vardırmıyor mu? Uluslararası cârî dillerin istilâsı, sosyal bilimsel dilin anti-edebîleşmesinin bir veçhesi ve hızlandırıcısıdır, yalnızca. Özgün bir kurguya (kompozisyona) elverecek “sahici” soruların ve merakların olmayışı, “özbeöz” Türkçe de olsalar metinlerin yavanlaşmasının temel sebebidir. (Tabii aynı sebeple öbür uca da gidilebilir: üslûpçuluk düşünce ve bilgi üretimini ikame ederek onları boğabilir. Bunun örneklerinin “bile” fazla olmayışı -sağda dahi mahduttur-, sözünü ettiğim anti-edebîliğin gücünü kanıtlamıyor mu?) Sosyal bilimcilerde ve onların metinlerinde dil duygusu aramak, aynı zamanda metinlerin/düşüncenin/bilginin paylaşılabilirliğini talep etmenin ve “sahiden” önemsenen ve “sahicilik” atfedilen bir bilgi olarak ortaya sürülüp sürülmediğini denetlemenin bir yoludur aynı zamanda. Şu da var: sosyal bilimlerle sanatlar arasındaki uçurumun doldurulması gereğinin tartışıldığı bir zamanda, –hele ki bilim-sanatlar bağının rehabilitasyonu üzerinde duran düşünce mekteplerinin izleyicilerinin– metinlerine bizzat bir metin olarak özenmeleri beklenmez mi?
Sorusuz yazmak, aynı zamanda, sorumsuz yazmakla ilgili bir malûliyet. Elinizdeki kitabı ortaya çıkartan Sempozyum’da Oğuz Işık’ın “bütün sorunların anası” gibi vurguladığı bir sorundu: sosyal bilimcilerin yazıp söylerken hiçbir sorumluluk taşımıyor olması, yazıp söylediğinden ötürü, üzerinde konuştuğu konunun ilgililerinden/taraflarından kimsenin ona iyi-kötü bir şey söylemeyecek olması – Oğuz Işık’ın deyişiyle, “Hoca, senin söylediklerini dikkate aldık, Karadeniz’de gemilerimiz battı!” gibisinden bir tepkinin beklenmiyor olması… Sosyal bilimsel faaliyetin birilerine, birtakım muhataplara, bir toplumsal pratiğe değmesini beklemeyi, sosyal bilimcileri toplumun kurtarıcısı/aydınlatı-cısı sayan “eski” modernizmin alışkanlıklarıyla bir tutmamak gerek sanıyorum. Böyle bir beklenti açısından bakıldığında, kuşkusuz sosyal bilimcileri kendi söyleyip kendi dinler hale (veya buna yakın bir hale) koyan durumun, onların kastını ve imkânlarını aşan güçlü sebepleri var. Fakat sosyal bilim alanı içinden de, “dış dünya” ile alışverişi çoğaltmak ve karşılıklı kılmak için yapılabilecek bir şeyler olmalı. En azından böyle bir isteğin varlığını belli etmek, bir hayatiyet ve sorumluluk belirtisidir.
Hayatiyet ve sorumluluk belirtisi olarak, öncelikle, “gerçek” tartışmayı düşünüyorum: malumatfuruşlukla, “rakibi altetme” saikiyle, gösteri şehvetiyle değil, anlama cehdiyle, ikna etme/ikna olma/kafa açma heyecanıyla, beraber düşünme tecrübesi olarak yürütülen tartışmayı. Türkiye’de sosyal bilimlerin durumuyla ilgili müşterek bir yakınma konusu: bilgilerin/sözlerin/metinlerin birbirinin üstüne eklenmemesi, herkesin (çevrelerden/gruplardan öte bireylerin de) kendi kulvarında yazıp söylemesi, başka çalışmalarla ilgilenmemesi ve bunun sonucunda kendinden menkul ve “geçirimsiz” otoritelerin ortaya çıkmasıdır. Tartışma enerjisinin yokluğu, sorusuz ve sorumsuz duruşlardan doğan bir ihtiyaç yokluğuna dayanıyor. Savların metinler arasında gidip geldiği, bilgiyi katlayan ve “harlayan” tartışmalar, özellikle dergilerin beslendiği kaynaklardır ve Türkiye’de dergiciliğin bu kaynakları hayli kurudur. Belki de dergilerin (elbette sosyal bilimler alanına dönük dergiciliği kastediyorum), her şeyden evvel kendi “çıkarı” gereği, tartışmayı –ısrarla vurgulayalım: “gerçek” tartışmayı– körüklemek için daha cevval davranması gerekiyor. Başta da söylediğim gibi sosyal bilim pratiğiyle dergicilik pratiğinin “yabancılaşma”/”fetişleşme” dinamikleri birbirine çok benziyor ve dergicilik sosyal bilimleri “kurtarma” mevkiinde değil kendini kurtarma mevkiindedir – simbiyotik partneri olan sosyal bilimlere de ancak o zaman bir himmeti olabilir.
Söze üretim kısırlığından, yaratıcılık ve özgünlükten uzak çalışmalardan başlamakla, bir “kalite” sorunundan dem vurduğum izleniminin doğmasına mahal vermiş olabileceğimin farkındayım. Biraz daha konuşunca, derdimin bu olmadığı anlaşılmıştır umarım. Mesele ettiğim zaaflar pekâlâ gayet “kaliteli” sayılan bir biçimde (“iyi” referanslarla, gayet “up date” olarak, yani dolaşımdaki en son bilgi materyalinden azamî istifadeyle) kotarılmış makalelerde de ortaya çıkabiliyor.
Yerlilik
Özellikle de dergicilik pratiğinin anlam çerçevesi açısından, sosyal bilimler pratiği içindeki insanların, bir beşerî temas bağı içinde oldukları toplumsal ortamla (buna “millî vatan” anlamında değil, yer-yöre anlamında “memleket” de diyebiliriz) ilgilenme mükellefiyetleri olduğunu düşünüyorum. Doğru; adı “globalleşme” olarak konmadan evvel de, kapitalizm, yerleri/yöreleri saçıp dağıtmaya, insanların beşerî temas şebekelerini mekânlaraşırı hale getirmeye başlamıştı. Fakat yürürlükte olan bu süreci mantıkî uç noktasına vardırmazsak, belki seyyâriyeti çok yüksek bir elitin hayatı dışında, bizzat bu yeni şebekelerin de aşındırdığı, dönüştürdüğü “eski” toplumsal-mekânsal bağlamlara tutunduğunu görürüz. Toplumsallığı oluşturan ilişki şebekelerinin “aslî” ünitesi, global seyyariyet de değildir, somut yerler de – mesele, toplumsallığın, kapitalizmin soyut döngüsünün yersiz-yurtsuz genelliği ile yerlerin somutluğu arasındaki özgül bağıntılar üzerinden anlaşılabilecek/kurgulanabile-cek olmasıdır. O halde, yine de yere-yöreye, “memleket”e duyarlı olmak lâzım.
Bu konudaki tartışmayı alabildiğine hassaslaştıran anahtar kavram: ” Yerlilik”… Kimi zaman basbayağı şoven saiklerle, Türkiye sosyal bilimler ortamı hakkında zaman zaman dillendirilen “yabancılık”, “memleketten kopukluk” (ve “oryantalizm”) ithamlarının, dile getirenlerin zihniyetinden bağımsız olarak, uyarıcı bir işaret sayılması gerektiğini düşünüyorum. Zira hem “yerli” malzemeden hem “yerli” okurdan/mu-hataptan uzaklaşmaya doğru bir gidişi gözleyebiliyoruz ve bu gidiş milliyetçi olmayan bir konumdan da endişe uyandırıcıdır.
“Hazır” bir konsepti veya teorik çerçeveyi yerli malzemeye uyarlamaya dönük mütevazı ama emek verilmiş çalışmalara bile hasretiz. Yerli malzeme, çok kere, nakledilen teorik anlatıya aktüel bir Türkiye örneği eklemek için birkaç gazete havadisine başvurularak geçiştiriliyor. Nakledilen teorik argümana bir yerli malzeme/nesne denkleştirme saikiyle “aranıldığı”, bazan apaçık görünüyor. Uyarlama veya “tatbik”ten çok “uydurma” yapılmış oluyor, böyle olunca. Şunu söylemek abartma sayılmamalı: “Türkiye gerçekliği” denen gerçeklikler üstüne, gerek makro gerek mikro düzeylerde enine boyuna düşünülmüş değildir; bu gerçeklikler bir ampirik malzeme olarak geniş ölçüde kurgulanmış ve farklı kurgulara göre fazla incelenmiş değildir (ve ampirik veriler de pozitivistlere emanet edilmeyecek kadar önemlidir).
“Yerli” malzemeyle oryantalist bir ilişki kurma biçimi de var ve bu akademik dünya içinde de zaman zaman tartışılıyor. Uluslararası literatürde ikincil de olsa bir yer tutma –ve “puan alma”– kaygısıyla, Türkiye’den/Türkiye hakkında bilgi derleyen, çoğu kez yüzeysel, çoğu kez analitik olmaktan uzak, çoğu kez dümdüz uyarlamanın ötesine geçemeyen bir yazı biçimidir, yakınma konusu olan. Bu gerçekten, Türkiye’yi bir uzak ve acaip diyar olarak nesneleştirdiği gibi, Türkiyeli sosyal bilimciyi de ilelebet taşralılaştıran bir bakış açısının pekişmesine hizmet ettiği için, tatsız bir yazma/düşünme/çalışma biçimidir. Hele, sahiden uluslararası bir tartışma-yazı(şma) ortamında yer tutmayan geniş bir akademisyen nüfusunun, muhayyel bir uluslararası bilim camiası için üretim yapıyormuş gibi davranmasının trajikomik olduğu kadar ciddi bir meslekî deformasyon olduğunu düşünüyorum. Şunu da eklemeli: oryantalizmin figüranlaştırıcı dayatmasına tepki olarak “yerli” malzemeyle mümkün mertebe ilgilenmemeye, orada fazla derinleşmemeye ve “saf teori” ile ilgilenmeye yönelenler de oluyor. Elbette meşru bir tercih; ama yapılabilecek ve yapılması gereken işler adına bir mahrumiyete ve sosyal bilimciler arasında tercihe şâyan olmayan bir kopukluğa yol açabildiğini söylemeliyiz.
Elbette ki dünya bilgileri ve dünya ilgilerine nispetle taşralaşmaktan uzak durmalıyız. Bu o kadar aşikâr ki! Fakat ben Türkiye’de sosyal bilimlerin sorununun taşralaşmayla tanımlanabileceğine kâni değilim. Kabalaştırırsak: sosyal bilimler ortamının birinci sınıf sayabileceğimiz kesimlerinde “memleketten uzaklaşma”, buna karşılık ikinci ve daha alt sınıf kesimlerinde bir taşralaşma eğilimi var. Problem, bu iki “sınıf” arasındaki kopukluktadır ve her iki eğilimin de memlekete (yani meslekdaşlarına, hevesli sosyal bilim öğrencilerine, iyi okurlara, siyaseten aktif olmak isteyenlere…) bir hayrı yoktur!
Uluslararası sosyal bilimler ortamı ile “yerli” sosyal bilimler ortamı şüphesiz büsbütün ayrıştırılamaz, ayrıştırılmamalıdır da. Fakat dil diye bir sorun var. Uluslararası dolaşımı artıp hızlanırken (globalleşme terimini sarfetmek istemiyorum) herkesi İngilizce’ye zorlayan bir sosyal bilimler ortamındayız. Bu durumu çaresiz veri mi alacağız, almalı mıyız? Sosyal bilimler ortamı içinde ve çevresinde İngilizce’yi –ve herhangi bir yabancı dili– kullanamayanların varlığını hesaba katmayacak mıyız? Bunların doğru tercihler olduğunu inanmıyorum. İngilizce’nin veya herhangi bir dilin, lingua franca olmanın ötesinde bu alanda var olma ve kariyer şartı haline gelmesi gerçeğini, kısa vadede çaresiz olsak bile, o kadar memnun mesut içimize sindirmemeliyiz. Sosyal bilimcilerden Türkçe –Türkçe de– yazmayı (özellikle İngilizce öğretim yapan okullarda terfilerde bir işe yaramadığı için) bir kenara bırakmamalarını isterken; galiba esas iş, sosyal bilimler alanında Türkçe’de cereyan eden alışverişin, tartışmanın cezbedici olmasını sağlamaktır. Bu da dergiciliği doğrudan ilgilendiriyor; dergilerin bu yönde girişkenliğini ve cevvaliyetini artırması umulur. İngilizce tekeline teslim olmamak, sadece sosyal bilimsel üretimin iletişim ve paylaşım koşullarıyla ilgili bir ısrar değildir. Sosyal bilimsel düşüncenin zenginleşmesi açısından her dilin kendine özgü imkânlar açacağı ve bundan mahrum kalmamak gerektiği kanısındayım. Her düşünce, her argüman, başka bir dille ifade edildiğinde başka boyutlar kazanmaya da açık hale gelir; düşünce için her dil yeni bir meydan okuma, yeni bir sınavdır.
Misyon?
Sosyal bilim ve sosyal bilimcilik, 19. yüzyılın ikinci yarısından –en geç– 60′lara kadar koruduğunu söyleyebileceğimiz hayli yüksek prestiji kaybetme sürecinde. Bu büsbütün kahredilecek bir gelişme sayılmayabilir: sosyal bilimcilik faaliyetinin kendisine dönük eleştirel bakışı, bir kere, bu faaliyetin de kapitalist toplum(lar)daki diğer toplumsal faaliyetlerle ortak birçok yönü bulunduğunu, onun da yabancılaştırıcı ve tahakküme tâbi kılıcı bir işletme yapısı içinde yürütüldüğünü ortaya koyarak bu “işin” üstündeki mistifikasyon perdesini araladı. Sosyal bilimciliğin oturduğu aydınlatmacı ve halaskâr tahttaki konformist huzuru bozarken, düşünsel ve siyasal düzeyde zenginleştirici, yaratıcı bir “barbar etkisi”nin, devrimci bir dönüşümün ipuçlarını da yarattı. Bu ipuçlarının, bu imkânın lâyıkıyla değerlendirildiğini ise ne yazık ki henüz söyleyemeyiz. Sosyal bilimlerle uğraşanların, yiten yerleşik/kurumsal itibar hâlesinin yerine yeni bir anlam çerçevesi ikame etmek için çalışması gerekmiyor mu? Yerleşik/kurumsal düzeni, dar siyasal anlamıyla olsun, “makro”/sistemsel anlamıyla olsun, özgürleşmeci bir perspektifle aşmak/dönüştürmek hedefleniyorsa, sosyal bilimciliğin böylesi bir mükellefiyeti vardır. Sosyal bilimlere (genel olarak bilimselliğe) bildik “öncülük” misyonunu yükleyemeyiz, yüklememeliyiz, mamâfih toplumu değiştirme ve özgürleştirme davasında sosyal bilimlerle uğraşanlara yine de müstesna bir konumu olduğunu unutamayız. Sosyal bilimciliğin, faaliyetin etkililiği ve elde edebileceği sonuçlar itibarıyla değil ama faaliyetin bizzat kendisi ile ilgili bir imtiyaz konumu olduğunu unutamayız. Başka işlerle uğraşanların daha zor vakit bulabildiği ve daha zor yoğunlaşabildiği ve –hâlâ!– özel değer atfettiği düşünme/tartışma etkinliğini iş olarak yapıyor olmanın imtiyazıdır bu. Bu özenilen konumun hakkını vermek bir borçtur bana kalırsa. Özgürleştirici/devrimci bir perspektiften bu konumun hakkı, onu ilga etmektir aslına bakılırsa. Lâkin bunun da –yaygınlaşan bir kolaycılık olarak ve çoğunlukla sinik bir tutum eşliğinde– bilimciliği demistifiye etmekten ibaret olmaması gerektiğini, ancak “öğreten adam” olmadan anlatmanın ve bilgiyi paylaşmanın yollarını aramakla üstesinden gelinebileceğini düşünüyorum.
Bu yapılmayınca veya zaten sosyal bilimciliği yeniden anlamlandırmakla ilgili bir kaygı hiç taşınmayınca, iki yol tutuluyor ve umumi manzarayı da bu yol ve yordamlar belirliyor. Birincisi ve “vasatîsi”, sosyal bilimcilerin rezervasyon alanlarına kapanmasıdır. Fildişi kule demiyorum, çünkü fildişi kule terimi, eski usûl, bende “büyük” işler yapılacağı, “büyük” fikirler geliştirileceği beklentisi yaratıyor. Böyle bir şey yok; yapılan daha ziyade, rutine teslim olup terfiyi sağlayacak miktarda “iş” yaparak gününü doldurmaktan ibarettir. İkinci yol, ki daha “parlak” olanların tuttuğudur, derin bin incelemeye, düşünüp taşınmaya, daha önemlisi içsel bir kaygıya dayandığı şüpheli “şık” sözlerle medyayı kullanma becerisine bağlı olarak “etkili” olmaya bakmaktır. Bu tarzın, araçsal olmayan herhangi bir fayda doğurduğunu hiç sanmıyorum. Olsa olsa, sosyal bilimciliğin itibarını diriltmeye dönük beyhûde bir çabadır.
Notlar
(1) Yanlış anlaşılmasın: alıntılı, atıflı, dipnotlu yazmayla bir sorunum yok. Nitekim merâmımı bir dipnotta anlatıyorum! Bu referansların metni demokratikleştirici bir yanı olduğuna katılıyorum. Fakat düşüncesini ve kaynaklarını denetime sunmayı ve okuyanlarla paylaşmayı değil de fiilen okuma/tarama/erişim performansını sergilemeyi öne alan dipnot kumkumalığının, metnin ucunu kapayarak onu tam tersine anti-demokratikleştirdiğini düşünüyorum.
(2) Bu noktada tez çalışmalarının aynen (üstelik bazan başka bir dilden harfi harfine çevrilmek suretiyle) makale veya kitap olarak yayımlanmasının nasıl bir “zararlı alışkanlık” olduğuna değinmeliyim. Tez çalışmasının mantığı içinde ilerletici olan teferruatlı literatür tekrarları ve derlemeleri, hiç süzülmeden aynen kitaplaşıp/makaleleşip “genel okur”un karşısına çıktıklarında, fuzulîleşebiliyorlar. Akademik muhit içinde konuşuyor olmanın tez çalışmasının kurgusuna, başlıklarına, diline verdiği biçim özellikleri ve jargon yapısı, yine “genel okur” karşısında metni yıldırıcı bir hale sokabiliyor. (“Genel okur”la, elbette “herhangi” okuru değil, azıcık meraklı ve ilgili okuru kastediyorum.) Tezini kitaplaştırmaya kalkışan sosyal bilimcinin, muhatap aldığı okur evrenini dikkate alarak, sözünü daha “temiz” iletmek için belirli bir emek sarfetmekle yükümlü olduğunu düşünüyorum. Ya da, ehil bir editör/redaktör müdahalesinin kurumlaşması üstüne düşünmeliyiz.
Toplantı02 -11 Mayıs 2008
Beşeri Yazılar için Pazar günü alınan ikinci toplantıda şunları konuştuk:
Öncelikli olarak önümüzde birbirinden ayrı görünen iki konu var: teknik meseleler ve derginin ruhu.
İlk konuya dair pratik çözüm önerilerimiz var ve aklımız daha net gibi. Şöyle ki, Kebikeç ve Praksis yayınlarına hayat veren kişilerle deneyim aktarımını hedefleyen atölye çalışmaları düzenlenebilir gibi görünüyor. Bir de yayın kurulu kaç kişiden oluşacak, çekirdek kadro mu olacak yoksa emek veren herkes mi bir sayının çıkmasından sorumlu olacak ve yazıları düzenleyecek/okuyacak diye konuştuk. Bu ve benzeri teknik ayrıntılarda bir kesinliğimiz henüz yok elbette. Bunun için önce atölyeleri yapmamamız mı gerekiyor yoksa yolda mı düzülmesi gerekiyor derginin belli değil. 21inden önce bu atölyeleri başlatmanın iyi bir şey olabileceği söylendi ama yetişmeyecek gibi göründü şimdi benim gözüme.
Bunun yanı sıra, teknik yeterliliklerimiz yani teknolojik anlamda neyi ne kadar yapabildiğimiz, ne kadar grafikten anladığımız vs. derginin ne olacağını belirleyen önemli unsurlardan biri olacaktır, dendi.
Bir de finansman sorunu var çözülmesi gereken, bu konuda “herkes etrafına bakınacak”, demiş Zeynep. Bölümdeki hocalardan herhangi bir konuda destek alamayacağımıza dair kuvvetli hislerimizi paylaşmamızın ardından geliyor sanırım bu karar.
~~~~
İkinci konu daha fazla vaktimizi aldı ve yoğun bir tartışma oldu. Öncelikle “Nedir bizim sorunsal? Hangi sorunsalın etrafında çalışacağız? Derginin meselesi ne olacak?” sorularını sorduk.
Ardından, ana dalga bir paradigmadan gitmemek konusunda ısrar eden ve dahi bazı bilim yapma tarzlarını –indirgemecilik, özcülük vs.- dışlayan böylesi bir toplamın gelen yazıları nasıl bir elemeden geçireceği konusuna kafa yorduk. Mesela oylamayalım, herkesin içine sinsin dendi. Hakemli mi olacak hakemsiz mi tam konuşulamadı bile. Dergiyi ikiye ayırma ve bir kısmını akademik yazılara bir kısmını olup bitene ayırma fikri çıktı. Bir tartışma alanı yaratmasını istiyoruz her şeyden önce ve bu yüzden de dergide çıkacak yazıları tartışabileceğimiz/tartıştırabileceğimiz bir platforma gerek olduğunu dile getirdik. Neticede, ayrımcı olmayan, neyi ne için yaptığını bilen, konuyu tarihsel arka planı ile inceleyen, sosyoloji ile toplumsal gerçeklik arasındaki bağı kuran yazıların dergide yayınlanmasını istediğimizde buluştuk.
Bölüm dersleri için hazırlanan ve çoğu kez söyleyecek bir sözü ve anlatacak bir derdi olmayan ödevlerin bu derginin yegane kaynakları olmadığını, fakat ciddi anlamda dergiyi beslemesi beklenen yazılar olduklarını söyledik. Dolaysısıyla, dergide yayınlanacağı düşünülerek hazırlanan ödevlerin bölümün akademik kalitesini yükseltebileceğini ki böylece yaptığımız şeyden daha fazla tatmin olabileceğimizi konuştuk. Keza hareket alanımız –sevabıyla günahıyla-akademiyse ve sosyolojinin nasıl yazıldığına dair bir derdimiz varsa, bunu yazarak deşebiliriz/dönüştürebiliriz ve bu da değerli bir kazanım olur neticesine vardık. Lisans öğrencilileri için de zihin açıcı olabilecek ve aidiyetlik ihtiyacımızı doyuracak bir araç olabilmesinden bahsedip umutlandık (ben çok umutlandım o sırada).
Sonuç olarak dergiden beklentimiz şunlar gibi: “nasıl bir sosyal bilim istiyoruz”u tartıştıracak bir zemin açması, muhtemelen bu sırada Türkiye’deki vaziyetlere sosyolojininkinden daha yüksek sesle laflar eden siyaset veya istatistik gibi disiplinlerle kapışmayı mümkün kılması ve hem bireysel hem de kolektif anlamda akademik üretim aşamalarımıza mercek tutması; böylece, bölümün tarihselliğini/geleneğini/çalkantılarını/hareketlenmelerini çıkan işler üstünden yansıtması.
Böyle söyleyince de aklımıza bölümde olup bitenler geldi. Erasmus, ÖYP, projecilik, gibi gibi son yıllarda bölümün gündemine oturan olguları sorunsallaştırabilir miyiz acaba, bu nasıl olabilir akademik bir dergi içinde diye dert ettik kendimize. Sonra da bir sürü derdimiz olabilir ama bunların hepsini aynı mecrada konuşmak zorunda değiliz, bu dergiye böylesi bir dert yüklemek zorunda da değiliz, sosyoloji topluluğu diye bir şey var çünkü bize açık olan diye düşündük, kafamız karıştı. Yani nasıl bir üniversite istiyoruz ve üniversitenin sorunlarının dergiyle ne alakası var diye sorduk ama belli ki çok alakası var. Bu sorunun cevabını 21inde alınacak forumda herkese sorup öğrenebileceğimiz gibi, sıfırıncı sayı ile bağlantılandırabiliriz diye konuştuk.
Umarım unuttuğum bir şey yoktur, atladıysam tamamlayacaksınızdır. Zeynep’in notları için çok teşekkür, minnet.
Şimdilik bu kadar,
Kusmuk içinde daim bir bulantıyla devinen kuşları selamlar, öperim,
_z
Toplantı01 -6 Mayıs 2008
Merhabalar arkadaşlar,
Aşağıda, 6 mayıs günü yaptığımız toplantının notları var. Bu konular tartışıldı, konuşuldu, kimi karara bağlanır gibi , kimisinin ucu açık. Ama en karar verilmiş gibi olanlar bile hala tartışmaya açık. İlginize, bilginize,
- Dergiyi çıkartmak istemekteki amaçlarımızı, derginin hem Türkçe sosyoloji yazınına katkıda bulunmak (çünkü sadece türkçe olarak yayınlanan bir sosyoloji dergisi yok), hem bizim gibi iki yüzün üzerinde lisansüstü öğrencisi olan bir okulda yazılan ödevlerin kendine sosyoloji yazınında yer bulmasını sağlamak, hem de bu öğrencilerin birbirinden haberdar olmasını sağlamak olarak sıralayabiliriz. Bu haberdar olma durumu dergi ile birlikte ayrıca Türkiye’deki diğer sosyoloji bölümlerine de yayılabilir.
- Bu yolda atılcak ilk adım olabildiğince fazla insana ulaşabilmek ve onlara haber vermek. Bunun için çağrı metni niteliğinde bir yazı yazıp, mayısın son on günü içinde bunu insanlara ulaştırmak ve B14’te hocaların da katılımıyla bir toplantı düzenlemek istiyoruz. Bunun için 11 MAYIS PAZAR GÜNÜ SAAT 15.00’DE KÜTÜPHANE ÖNÜNDE TEKRAR TOPLANIYORUZ. Bu ve bunun gibi toplantılarda amaç insanları derginin çevresinde toplanmasını sağlamak, onların dergiyi benimsemelerini, kendilerine ait hissetmelerini ve en sonunda dergiye yazı göndermeye zorunlu (tam bir zorunluluk değil ama bir çeşit mahalle baskısı) hissetmelerini sağlamak olacak.
- Bu aşamadan sonra pek çoğumuzun dergi çıkartma konusunda bir bilgisi olmadığını düşünerek, bu konuda tecrübesi olan insanlarla atölye çalışmaları yapmayı planlıyoruz. Örneğin Praksis, Toplum ve Bilim ya da Birikim’de çalışan insanlarla, Tanıl Bora, Mete Tunçay gibi. Bu atölyeler sırasında işin hukuki, ekonomik ve teknik boyutları üzerinde yoğunlaşabileceğimizi düşünüyoruz.
- Bölüm hocalarıyla da konuşulup onlarda dergi fikri üzerine tavsiyelerini alabiliriz. Bize örnekler gösterebilirler. Ayrıca, kendi yazılarını isteyip, daha sonra (ilerleyen sayılarda J )bunu bölüm tarihçesine çevirebiliriz.
- Bölümden ya da enstitüden ne kadar yararlanabiliriz diye konuştuk. Bir odamız, sabit bir bilgisayarımız ve profesyonel bir elemanımız olsa işlerimiz çok kolay olur. Belki yine hocaların yardımıyla METU Press’le konuşulabilir, bu da bizim teknik konulardaki açığımızı kapatabilir bir nebze de olsa. Bu konularda ya da en azından fikrimizi onlarla paylaşmak için en kısa zamanda bazı hocalarla (Sencer Ayata ve Aykan Erdemir) ile konuşmalıyız. Ama bu arada derginin hocalarla, bölümle ilişkisinin boyutunu tartışmalıyız. Yani bölümün dergisi mi olacak yoksa bu bölümden öğrencilerin dergisi mi olacak?
Bunlar gibi daha teknik konuların dışında aslında toplantıda 4 önemli konuda daha koşuldu ve aslında tam da bie karara varabildiğimizi söyleyemeyiz:
- Dergi yılda kaç sayı çıkacak? Bu konuda sanırım çoğumuz 4 sayı olmasının daha yapılabilir olduğunu düşünüyoruz. Derginin her ay bir konuya yönelik mi yoksa farklı konulardaki yazılardan mı oluşacağına karar vermedik. Konulu mu konusuz mu? Yani her ay bir temayla mı çıkacak. Karışık mı olacak? Derginin sadece sosyoloji yazılarını mı kapsayacak yoksa daha disiplinlerarası mı olacağız? Bu konudaki şimdilik genel tavrımız sostoloji ile bağını kopartmamak şartıyla hem yazarları diğer bölümlerden olan yazıları hem de başka konular etrafında dolaşan yazıları da yaymlayabiliriz.
- Yayın kurulu, danışma kurulu ve hakem kurulu meselerini konuştuk. Aslında tüm bu işler toplamda kaç kişi olduğumuza göre değişiyor. Büyük bir yayın kurulu havuzumuz olursa her sayıda farklı bir 10-12 kişilik grup yayın kurulu olabilir. Ya da çekirdek bir yayın kurulu olur, 5-7 kişi, daha farklı insanlar konulara göre her ay onlara yardım edebilir. Bu çekirdek kadro derginin sayıların arasındaki tutarlılığı sağlamak açısından işe yarayabilir. (Örneğin Doğudan dergisinin 10 kişilik yayın kurulu varmış. Bu kurul sürekli toplanıyormuş. Bir de her sayı için 2 kişilik editör oluyormuş. Bu editörler o sayının ayrıntı işlerinden sorumluymuşlar.) ayrıca belli bir zaman öncesinden gelecek sayıların editörlerine ve konulara karar vermek gerekiyor, şimdiden çalışmalara başlamak açısından. Danışma kurulu ise hakkında karar veremediğimiz ya da akademik içeriğine dair bir fikrimiz olmadığı makaleler hakkında karar vermek üzere, hocalardan oluşacak. Derginin hakemli olup olmaması yine tartıştığımız başka bir konu oldu.
- Tavır meselesi. Dergimiz Praksis gibi mi olacak yani “tarihsel materyalizme katkı sunmak” gibi kesin bir yönümüz olacak mı? Yoksa ayrımcılık yapmayan, şiddet içermeyen herhangi bir yazıyı yayınlayacak mıyız? Ortak zemin, asgari müşterek ne olacak? Net olarak çizdiğimiz bir politik yönelimi olacak mı derginin? Nasıl bir sosyoloji sorusunu süreçle birlikte mi cevaplayacağız, yoksa şimdiden yoğun olarak tartışmaya mı başlayacağız? Aslında şimdi de grupta tartışılıyor, sanırım bir sonraki toplantımızda konumuz bu olacak.
Son olarak, isim konusunda hemen hemen hemfikiriz “Beşeri Yazılar, ODTÜ Sosyoloji Bölümü Lisansüstü Öğrencileri Dergisi”. Eylül’de sıfırıncı sayıyı çıkartmayı planlıyoruz. Bu arada derginin kapak tasarımı için Özhan ve Can talip oldu. Ama bizler de renkler, yazı karakterleri, kağıt filan hakkında hayallenebiliriz.
Başlarken
. Yaptığımız çalışmaları paylaşmak ve birbirimizi tanımak üzere ortam oluşturmak;
. sahip olduğumuz ortam ve bilgileri/tartışmaları diğer üniversitelerle paylaşmak, tartışmak;
. özellikle sosyoloji ile İngilizce iştigal etme avantajını kullanarak sosyolojinin Türkçe okur yazarlığına katkıda bulunmak;
. Türkiyede ve dünyadaki sosyal bilimler yazınına iktisat, kamu idaresi ve istatistik gibi disiplinlerin eleştirisini de içererek sosyoloji bakış açısıyla ama hem ‘bilimsel’ hem eleştirel katkı sunmak;
. alandaki yayın ihtiyacına yanıt vermek;
. kendi çalışmalarımıza (ödev/sunuş) ‘kullanım değeri’ katmak;
. ve tüm bunlara dair tartışmaları içeren bir tartışma ve kolektif üretim alanı olarak dergi/üniversiteyi bilginin toplumsallaşması için ‘yeniden’ tartışmak;
